Vazgecmem.NET

Anasayfa Yönetim Forum Kurallarımız Bize Ulaşın
Go Back   Vazgecmem.NET >
Vazgecmem.Net ~Genel Kültür~
> Tarih > Osmanlı İmparatorluğu
Vazgecmem.NET @ Facebook Hayran Sayfası



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
İttihat ve Terakki Cemiyeti
Konudaki Cevap Sayısı
2
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
304

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05/09/2016, 15:33   #1
Durumu:
Çevrimdışı
Yalnızlığa alışınca, herkes fazlalık gelir.
Üyelik tarihi: Apr 2014
Üye No: 11
Bulunduğu yer: BermudaŞeytanÜçgeni
Mesajlar: 22.532
Konular: 5736
Aldiği Teşekkürler: 5745
Beğendikleri : 5764
REP Gücü : 27
REP Puanı : 176
Burcu:
Takımı:
İsim: Gece
Standart İttihat ve Terakki Cemiyeti




İttihâd-ı Osmanî’den Osmanlı İttihat ve
Terakki Cemiyeti’ne

Osmanlı Devleti’ne Batı merkezli fikir ve hareketlerin girmesi Batılılaşma ile
olmuştur. Eğitim ya da bilgi ve görgüsünü geliştirmek amacıyla Avrupa’ya
giden Osmanlı aydınları, Batının özgürlük, eşitlik gibi fikirlerinden etkilenmiş-
lerdir. Avrupa’daki gelişmelerin hürriyet ve eşitlik neticesinde meydana geldiği
düşüncesinden hareketle, Batılı fikir ve değerlerin Osmanlıya getirilmesi
için büyük çaba sarf etmişlerdir. Osmanlının da bu tür fikirlerle gelişeceği
inancına sahip olmuşlardır. Bu fikirleri benimseyenler, Osmanlının öteden
beri Batılılaşma siyaseti takip etmesine karşın, ciddi manada bir gelişme
yakalayamamasının arka planında, Batılı manada fikir hareketlerinin tam
manasıyla Osmanlıda yerleşmemesinin yattığını ileri sürmüşlerdir.
Batıya her ne surette olursa olsun gidenler, Batının eşitlik-hürriyet gibi fikirlerini
benimsemişler ve bu fikirlerin Osmanlı Devleti’ne girmesini sağlamışlardır.
Bu fikirleri ise basın ve neşriyat yoluyla yaymışlardır.

Devletin anayasal bir düzene
kavuşmasının gereğini her düzlemde savunan Cemiyet mensupları, Osmanlı
Devleti’nde özgürlük fikirlerinin mimarı olmuşlardır. Cemiyet, bu düşüncelere
önderlik etmiş ve kendisinden sonra oluşacak teşekküllere de ön ayak olmuş-
tur. Jön Türk hareketi de aynı kaynaktan beslenen bir harekettir. Hareketin
fikri alt yapısı yine Batı orijinlidir. Onlar Osmanlı Devleti’nin, içinde bulunduğu
bunalımdan kurtulmasının yolunun, Batılı fikirler ile Batının idarî, siyasî
ve sosyal gelişmelerinin iktibas edilerek Osmanlıya uyarlanmasından geçtiği
düşüncesini benimsemişlerdir.



  Alıntı ile Cevapla
Sponsor Reklam
Alt 05/09/2016, 15:41   #2
Durumu:
Çevrimdışı
Yalnızlığa alışınca, herkes fazlalık gelir.
Üyelik tarihi: Apr 2014
Üye No: 11
Bulunduğu yer: BermudaŞeytanÜçgeni
Mesajlar: 22.532
Konular: 5736
Aldiği Teşekkürler: 5745
Beğendikleri : 5764
REP Gücü : 27
REP Puanı : 176
Burcu:
Takımı:
İsim: Gece
Standart

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti’nin Teşekkülü


Şûrâ-yı Ümmet gazetesinin “Hükûmet-i meşruta ve ıslahât-ı umûmiye taraftarları”1
şeklinde isimlendirdiği ve Osmanlıların, “Ahrâr-ı Osmaniye”
(Okandan 1968: 234) dedikleri Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, “hürriyeti
ilan ve herkese müsâvât ve adâlet vermek” (Kohen 1328: 43) ve “istibdat”
idaresini meşrutî bir yönetime dönüştürmek maksadıyla 21 Mayıs 1305
(2 Haziran 1889) tarihinde İbrahim Temo (Ohri), Abdullah Cevdet (Arapkir),
İshak Sükutî (Diyarbakır), Çerkez Mehmet Reşid (Kafkasya), daha sonra
Hikmet Emin (Konya), Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey,
Selanikli Dr. Nazım Bey, Şerafettin Mağmumi, Giritli Şefik, Bakülü
Hüseyinzade Ali tarafından teşekkül edilmiştir (Tunaya 1952: 104; Çankaya
1968-1969/III: 628-629; Hanioğlu 1986/I: 173; Mardin 1964: 43; Kuran
1959: 54-55; Ramsaur 1972: 30; Birinci 2001: 45).2
Gizli olarak teşkil edilen
Cemiyetin ilk adı, “İttihad-ı Osmanî” ya da “İnkılab-ı Osmanî”dir.
3
Cemiyetin teşekkülünde rol oynayan grup Jön Türkler olarak addedilmektedir.
Jön Türkler4 I. ve II. Meşrutiyeti hazırlayan hareketlenme içindeki tüm
aydın kitlesi için kullanılmıştır (Tunaya 1952: 161; Ramsaur 1972: 19). Aynı
zamanda bu hareket bir orta sınıf burjuvazi hareketidir (Tunaya 1952: 153).
Jön Türk, bir bakıma Batının aynasına bakarak üretilen bir kavramdı. Jön
Türk ismi Fransızca “Jeune Turc” deyiminden gelmektedir. Jön Türkler “Osmanlı
Devleti’nde asrî ihtiyaçlara göre değişiklik yapmak isteyen ihtilâlcilere”
verilen bir addır (Kuran 1945: Önsöz). Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne
yakınlığı ile bilinen Osmanlı gazetesi Jön Türkler hakkında şunları yazar:
“Vatanın içinde bulunan mahalliği takdîr ile tahlisi için ahkâm-ı
şer’iye ve kanûniyenin bir an evvel istihâl-i mer’iyetine çalışan, mütehassıs,
fedakâr bülâned-i amel, yirmi otuz yaşındaki Osmanlılar daha
doğrusu genç gönüllü, genç fikirli umûm Osmanlılar” dır (Osmanlı,
sayı 31, 1 Mart 1899: 6). Jön Türk tanımına dair bir Jön Türk gazetesi
olan Hak gazetesinde ise şu tanıma yer verilmektedir; “Jön Türk ne
demektir? İstibdâdın aleyhinde bulunan efkâr-ı münevvere sahibi,
hâl-i hazırda ise istibdâd sizin vücûdunuzla kâimdir. Bu cihetle eğer

siz var iseniz firka-i ahrâr da mevcutdur. Hatta siz yok olduğunuz zaman
dahi bu fırka mevcut bulunacaktır. Bu fikir teessüs etmiştir.”
(“Jön Türk ve Ermeni”, Hak, sayı 1, 8 Ramazan 1318: 1). Cemiyetin
kurucularından Abdullah Cevdet, Mısır’da 1326’da kaleme aldığı aynı
zamanda Cenevre’de de neşredilen İki Emel adlı eserinde, Jön
Türklerin devleti nasıl kurtaracaklarını, neyi ikame edeceklerini, niçin
var olduklarından bahseder; “Neyi tesîs ve ihyâ etmek? Nerede tesîs
ve ihyâ etmek? Nasıl tesîs ve ihyâ etmek?... Ahaliyi tesîs ve ihyâ etmek
saha-i terakkide tesîs etmek, zîyâ-yı ilim ve fazîlet ile tesîs ve ihyâ
etmek... Mâzînin, ahenk ve terakkiye uymayan cereyanına sed çekmek,
bâtıl âkide ve hurâfeleri zekâ, tefekkür, fen ve sanayiinin teftiş
ve nezâreti altında mahvetmek lazımdır” (Abdullah Cevdet 1316: 3-
28). M. Şükrü Hanioğlu Bir Siyasal Örgüt Olarak İttihat ve Terakki
Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902) adlı eserinde Jön Türkler hakkında
şunları söyler; “Jön Türklük, eskiye karşı yeniyi dinin toplumdaki
rolüne karşı bilimi savunan ve yeni ilişkiler sistemi arzulayan bir
kategoridir” (Hanioğlu 1966: 72).
Teşekkülünde Mason ve Carbonari teşkilatlarının da etkili olduğu5
Cemiyetin
kurulmasına neden olan etken, Devlet-i Ali’nin içinde bulunduğu siyasî, idarî,
sosyal ve iktisadi bunalımdı. Hürriyet fikirlerinin hemen her türlüsünün taraftarı
bulunan Mekteb-i Tıbbiye ve Mekteb-i Mülkiyede, Cemiyet gelişme zemini
bulmuştur. Devleti, içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için birtakım
çareler aranmıştır. Gerek pozitivizm gerekse materyalizm bu çarelerden
belli başlı olanlarıdır (Mardin 1992: 49).
Cemiyetin oluşumunda ‘istibdata’ karşı duyulan hoşnutsuzluk ile Batıya karşı
duyulan hayranlık yatmaktadır.6
“Bu devlet nasıl kurtulur” sorusundan müphem
olarak acilen meşrutiyetin ilanının gereğine inanan Cemiyet üyeleri, II.
Abdülhamit idaresinin bir an evvel yıkılmasını arzu etmekteydiler. Osmanlı
Devleti’nde ıslahat yapılması ve ‘istibdat’ idaresinin yıkılarak meşruti bir
idarenin tesis edilmesi için yoğun bir propaganda faaliyetine girmişlerdir.
Cemiyet, özellikle basın yayın yoluyla ‘istibdat’ idaresinin menfi uygulamalarından
bahsetmiştir. Cemiyet, bu idarenin son bulması ile imparatorluğun
derin bir nefes alacağı ve meşruti bir sistemin ihdas edilmesiyle birlikte de,
vatanın şer odaklarından kurtulacağı düşüncesinde idi. Yayınladıkları neşriyatlarda
da hükûmetin öncelikli işinin meşrutiyeti tesis etmek olduğu ifade
ediliyordu (Osmanlı, sayı 62, 1900: 2).7
İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, faaliyetlerini gizlilik ve ciddiyet içinde yürütmekteydi.
Vatan ve milliliği esas alan Cemiyet, bu fikirlerin özellikle Mekteb-i
Tıbbiye ve Mekteb-i Mülkiye talebeleri arasında yayılmasını ve gelişmesini
sağlamak için faaliyetlerde bulunmaktaydı (Tansu 2003: 26).

Cemiyetin kurucuları Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin ilk sınıfında okumaktadırlar.
Cemiyet, ilk önemli toplantısını 20 Temmuz 1892’de yapmıştır (Birinci
2000: 469). Toplantılarını umumiyetle tıbbiyede yapmaktaydılar. Tıbbiye
dışındaki ilk toplantısını ise Edirnekapı dışında bulunan bir kahvehanede
Haziran 1899’da yapmıştır. Bu toplantıya 12 üye katılmıştır. Buradaki toplantıya
İbrahim Temo, İshak Sükutî, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmet Reşid,
Asaf Derviş, Hersekli Ali Rüştü, Giritli Muharrem, Hikmet Emin, Ali Şefik ve
ismi tespit olunamayan bir kişi iştirak etmiştir (Hanioğlu 1986/I: 175.;
Ramsaur 1972: 33). Toplantı, Mithat Paşa’nın bağında çukurca bir yerde
bulunan incir ağacının altında, yere serilen hasır ve çuvallar üzerine oturarak
bir piknik görüntüsü verilerek yapılmıştır. Toplantıya iştirak edenlerin hizmetlerini
bağ bekçisi Aluş Ağa yapmıştır. İnciraltı toplantısı adı da verilen bu
toplantıda en yaşlı üye olan Ali Rüştü başkan, Şerafettin Mağmumi sekreter,
Asaf Derviş ise veznedar seçilmiştir. Cemiyette alınan kararları kaydetme
vazifesi ise Şerafettin Mağmumi (1916) ile İshak Sükutî’ye verilmiştir
(Hanioğlu 1986/I: 175). Cemiyete kimlerin üye olacakları üzerinde duruldu-
ğu mezkur toplantıda, tıpkı Carbonari’deki gibi bir idare heyeti kurulmuş ve
her üyeye bir numara verilmesine karar kılınmıştır. Ayrıca istişare sonucunda
şu kararlar alınmıştır; “her hafta muntazaman ve fakat muhtelif mahallerde
bi’l-içtima müzakere etmek, mükemmel bir nizamname-i dahili kaleme almak
üzere bir heyet- i idare teşekkül etti. İanelerin muntazaman cem’i, azanın
mensub oldukları şube ile şubedeki sıra numarasını göstermek üzre deftere
kaydı ve her bir azaya bir numara verilmesi taht-ı karara alındı” (Cevri 1909:
27-28).
Mezkur ilk istişare toplantısının tıbbiye talebeleri arasında hızlı bir şekilde
yayılması neticesiyle Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin hemen hemen hepsi
İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’ne üye olmuşlardır. Yukarıda alınmış olan kararlar
büyük bir titizlikle ve gizlilik içinde yürütülmüştür. Cemiyet, istişare toplantılarına
büyük bir ehemmiyet vermekteydi. İbrahim Temo ve İshak Sükutî dikkat
çekmemek maksadıyla ikinci toplantıya iştirak etmemişlerdir. Bu toplantıya
Abdülkerim Sebatî katılmıştır. Cemiyet, toplantılarını Cuma günleri farklı
yerlerde yapmayı uygun görmüş, böylece toplantılar aksatılmadan Cuma
günleri değişik yerlerde yapılmıştır (Hanioğlu 1986/I: 175).
Sonraki çalışmalarda bu ilk toplantının adı “İnciraltı toplantısı” ya da
“Onikiler toplantısı” olarak da anılmıştır.

Abdülhamit, İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin varlığından ve faaliyetlerinden
1892’de haberdar olmuştur. Bu tarihten sonra Cemiyet üyeleri hafiyeler
tarafından sıkı bir takibe alınmıştır. Gizli Cemiyet özellikle Askeri Tıbbiye
talebeleri arasında yayıldığından, Abdülhamit bu mektep üzerinde daha sıkı
bir denetim kurmak istemiştir. Bu maksatla Saray, Tıbbiye Mektebi kumandanı
Ali Saip Paşa’yı esnek davranması nedeniyle görevinden alarak Mehmet
Zeki Paşa’yı Onun yerine bu göreve atamıştır (1893) (Kazım Karabekir
1982: 466-467; Ramsaur 1972: 35). Disiplinli bir komutan olan Zeki Paşa,
Tıbbiye Mektebi Nezareti’ne tayin edilmesinden sonra okulda disiplinli bir
idare kurmuştur (Tunaya 1952: 110; Cevri 1909: 29; Kandemir 1975: 67).
Onun sıkı disiplin tedbirleri alması netice verir. Mekteb-i Tıbbiye’nin 9. sınıf
talebelerinden Muzaffer Hasan, Eşref Ruşen ve Muttefî Hasan Tıbbiye’de
“hürriyet, müsâvât ve adalet” fikrinin yayıldığına bunu da gizli bir Cemiyetin
organize ettiğine dair bir ihbarda bulunurlar. Cemiyet üyeleri, Zeki Paşa
tarafından tevkif edilerek mahkemede yargılanırlar. Yargılama neticesinde
Cemiyet üyelerinden Şefik Ali, Ahmet Mehdî, Abdullah Cevdet, Mehmet
Reşid, Şerafettin Mağmumi, Mikail Useb ve Tekirdağlı Mehmet’in Tıbbiye
Mektebi’nden atılmalarına ve tutuklanmalarına karar verilmişse de birkaç ay
sonra affedilerek serbest bırakılmışlardır (Ramsaur 1972: 36). İbrahim Temo
ise tutuklanmaktan kurtulmuş ve Romanya’ya kaçmıştır (Kocabaş 1991: 34).
Tıbbiye komutanı Zeki Paşa’nın mektepte uyguladığı katı disiplin talebelerin
huzursuz olmalarına yol açmıştır. Mektepteki sıkı izleme dolayısıyla Cemiyetin
ileri gelenlerinden bir kısmı kurtuluşu yurt dışına kaçmakta bulmuşlardır
(Kutay 1964: 71-75; Tansu 2003: 14; Ziya Şakir 1932). Cemiyet, Mektebi
Tıbbiye’deki sert uygulamalar neticesinde baskıya maruz kalan talebelerin
daha rahat bir ortamda öğrenim görmeleri için onları Avrupa’ya yollamayı
uygun görmüştür. Cemiyet bu yolla birçok yetenekli talebenin Avrupa’da
bilig, Güz / 2008, sayı 47
84
okumasını sağlamıştır. Tıbbiye’deki sert uygulamalarla karşılaşan birçok talebe
de Avrupa’ya kaçmıştır. Cemiyet bunların kaçmalarına da yardımcı olmuştur.
Yaşanan hadiseler neticesinde Arap Ahmet ve Ali Zühtü Paris’e,
Mülkiye Mektebi Tarih Hocası Murat Bey ise Mısır’a kaçmışlardır (Hanioğlu
1986/I). Yurt dışına gidenler gittikleri yerlerde Cemiyetin eylem merkezlerini
oluşturmuşlardır (Tansu 2003: 14).
Cemiyet, Mekteb-i Tıbbiye’nin üçüncü sınıfında talebe olan Selanikli Nazım’ın,
Cemiyetin Avrupa’da etkin bir faaliyet göstermesi düşüncesiyle Paris’e
gönderilmesini kararlaştırmıştır. Esasında Nazım hem eğitimini Paris’te
tamamlamak hem de o sırada Paris’te bulunan Ahmet Rıza Bey’i Cemiyete
üye yapmak amacıyla Paris’e gönderilmiştir (Eyicil 1988: 7).
Cemiyetin varlığı ve faaliyetleri ortadadır. Ancak onların bir program dahilinde
hareket etmemeleri derli toplu bir cemiyet olduğu konusunda açıkça bir
sorun ortaya çıkartmıştır. Cemiyet bunun bir sorun olduğunu düşünmüş
olacak ki Cemiyetin bir nizamnamesinin olması gerektiği üzerinde durmuştur.
Ali Birinci, 1895’e kadar yapılanları bir Cemiyetin varlığını kabul edebilmek
için yeterli görmemektedir. Bu tarihte yayınlanan nizamname ile bir cemiyet
hüviyetine kavuştuğunu da vurgulamaktadır. Bu düşüncesini Birinci şu şekilde
ortaya koyar; “1895 yılı Cemiyetin kurulduğu, nizamnamesinin yazıldığı,
isminin konulduğu, teşkilatlandığı ve sesini duyurabildiği; kısaca siyasi tarihimize
ve Jön Türklük alemine doğduğu yıldır” (Birinci 2000: 48). Cemiyetin
taraftarlarının giderek artması teşkilatlanma ihtiyacını giderek su yüzüne
çıkartmıştır. Bir nizamname düzenlenmesi fikri ilk olarak mülkiye talebesi
Emin Arslan tarafından dile getirilmiştir (Mehmet Rauf 1327: 21-22, ayrıca
bk. Birinci 2000: 54-62). Rumeli Hisarında Mülkiye tatile girmeden nizamnamenin
tanzimi için toplanılır (Mehmet Rauf 1327: 22-23). Toplantıda
nizamnamenin tanzim işi Ali Münif ile Mehmet Rauf’a verilmiştir. 39 maddeden
oluşan Nizamname 1897’de Kahire’de basılmıştır (Birinci 2000: 50-52).
Kuran, ilk beyannamenin Dr. Abdullah Cevdet tarafından yazıldığını belirtir
ancak bir belge vermez (Kuran 1948: 63). Hanioğlu’da Kuran’ın ortaya attığı
fikri tekrarlar. Fakat o da Kuran gibi bunu bir belgeye dayandırmadan söylemektedir
(Hanioğlu 1981: 26).
Bu arada Mülkiye Mektebi’nin tarih hocası Murat Bey’in mektepteki sert
uygulamalar neticesinde Cemiyet saflarına geçerek Avrupa’ya gitmesi Cemiyette
heyecan uyandırmıştır (13 Teşrîn-i Sânî 1311/25 Kasım 1895). Murat
Bey o sıralarda Paris’te ikamet eden Ahmet Rıza Bey ile görüşmüştür. Ancak
Ahmet Rıza’dan beklediği ilgiyi görememiştir (Kuran 1945: 31). Murat Bey,
önce Londra’ya daha sonra da Kahire’ye gitmiştir. Kahire’de Mizan gazetesini
çıkartmıştır (Ocak 1896). Tarihe Mizancı Murat adıyla geçecek olan Murat
Bey, yayınladığı gazete yoluyla düşüncelerini ortaya koymuştur.

Cemiyet, faaliyetleri neticesinde birçok taraftara sahip olmuştur. Cemiyetin yurt
dışına giden üyeleri gittikleri yerlerde teşkilatlanma yoluna gitmişler ve giderek
güç kazanmışlardır. Cemiyetin yurt içindeki üyeleri de memleketin menfi ahvalinin
müsebbibi olarak gördükleri II. Abdülhamit idaresini ortadan kaldırmanın
planlarını hazırlamışlar, bu planlarını tatbik sahasına koymak için uygun zamanı
beklemişlerdir. Planlarını şu şekilde yapmışlardır; Birinci Tümen Komutanı-
nın himmetiyle Babıali bakanlar toplantısında aniden basılacak, II. Abdülhamit
derhal tahttan indirilecek ve yerine V. Murat tahta çıkarılacaktı. İttihatçıların
planları tutmamış, plan tatbike konmadan tertipçiler yakayı ele vermişlerdir
(Ağustos 1896) (Ramsaur 1972: 48; Kuran 1945: 65; Osman Nuri 1327/III:
1070-1071; Danişmend 1955/IV: 357; Mardin 1992: 72).
Bu başarısız darbe girişimi İttihatçılar için hiç de iyi olmamıştır. Bu hadise neticesinde
Saray İttihatçılar üzerindeki siyasi baskıyı giderek arttırmıştır. Cemiyet
üzerinde bu derece baskı olmasına rağmen özellikle talebeler arasında Cemiyetin
ihtilalci fikirleri giderek yayılma eğilimi göstermiştir. Harp Okulunda Cemiyetin
teşkilatı daha da güç kazanmıştır (Lewis 2000: 48; Tunaya 1952/I: 104;
Kuran 1945: 36; Danişmend 1955: 357; Ramsaur 1972: 62). Cemiyet gerek
yurt içinde gerekse yurt dışında teşkilatlanma yolunda bir hayli mesafe
katemişken, Saray hafiyeleri Cemiyet üzerine daha fazla gitmiştir. Özellikle
Giritli Halim’in hafiyeler tarafından kandırılması Cemiyet için büyük handikapa
yol açmıştır. Zira Giritli Halim, Avrupa’daki İttihatçılarla iletişimi sağlamaktaydı.
Bu zat, hafiyelerin telkinleriyle Cemiyet üyelerinin tevkif edilmelerinde önemli
rol oynamıştır. Yakalanan İttihatçılar için Yıldız Sarayı’nda bir mahkeme kurulmuş,
yargılama neticesinde üyelerden bir kısmı serbest kalmış, bir kısmı da
sürgüne yollanmıştır (Kuran 1956: 164).

Saray, Cemiyetin varlığından ciddi manada rahatsız olmaktadır. İttihatçıların
hedefinin II. Abdülhamit’i devirmek olduğunun bilinmesi İttihatçılar üzerindeki
siyasi baskıyı giderek artırmıştır. Cemiyet üyelerinin II. Abdülhamit’e suikast
planı kurup bir kısmının vazgeçmesi, dahası içlerinden birinin bu planı ihbar
etmesi Cemiyetin kendine o tarihlerde tam anlamıyla güven duymadığını göstermektedir.
Yakalanan Cemiyet üyeleri genelde sürgüne gönderilmekteydi.
Saray Abdullah Cevdet, İshak Sükutî, Şerafettin Mağmumi ve Kerim Sebatî’yi
tutukladıktan sonra sürgüne göndermiştir. Ahmet Bey ve Sükutî ise sürgünde
bulundukları Rodos’tan Paris’e kaçmışlardır (Akşin 1987: 30). 1897’de özgürlükçü
muhaliflerin bir faaliyet merkezi olarak görülen Harbiye’de, Fransızca
öğretmeni iken Rodos’a sürgüne gönderilen ancak oradan Avrupa’ya kaçmayı
başaran Çürüksulu Ahmet Bey’in mektuplaşmalarda yaptığı telkinler neticesinde
Mahir Said, Giritli Abdülhalim gibi talebeler “Hüseyin Avnî Paşa ve Süleyman
Paşa” adlı iki komite kurmuşlardır (Akşin 1987: 31).
Bu arada Askeri Okullar Nazırı Zeki Paşa acele davranarak hem İttihatçıların
suikast teşebbüslerini boşa çıkartmış hem de Cemiyete bağlı talebeleri yakalatmıştır.
Zeki Paşa, Abdülhamit’e aşırı sadakatla bağlıydı. Talebelere yapmış
olduğu konuşmasında, “Efendiler! Bize sizin ilminiz değil, yalnız uğûr-i Hü-
mâyunda sadakatiniz matlûbdur...Şimdiye kadar ahlâksız doktor çıkıyordu.
Bundan sonra halûk etıbba yetiştireceğiz...” (Hanioğlu 1986/I: 63) ifadesi
Paşa’nın zihniyetini açıkça ortaya koymaktadır



  Alıntı ile Cevapla
Alt 25/10/2016, 16:18   #3
Durumu:
Çevrimdışı
Yalnızlığa alışınca, herkes fazlalık gelir.
Üyelik tarihi: Apr 2014
Üye No: 11
Bulunduğu yer: BermudaŞeytanÜçgeni
Mesajlar: 22.532
Konular: 5736
Aldiği Teşekkürler: 5745
Beğendikleri : 5764
REP Gücü : 27
REP Puanı : 176
Burcu:
Takımı:
İsim: Gece
Standart

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında Meşrutiyet'in İlanını sağlayan siyasi dernek (parti). İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin temeli, 1893 yılında İstanbul'da Askeri Tıbbiye'de atıldı. Kurucuları Dr. İshak Sukuti, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumi'dir. Cemiyetin amacı istibdada karşı direnmek, Meşrutiyet yönetiminin yeniden yürürlüğe girmesini, özgürlüğe, eşitliğe, mal ve can güvenliğine yer veren bir yönetimin kurul masını sağlamaktı.

Cemiyet, kısa zamanda gelişti, İstanbul'da birçok semtte gizli komiteler kuruldu. Kahire'de ve Paris'te dernek adına yayımlara girişildi. Bunun üzerine II. Abdülhamit yönetimi, İstanbul'da sıkı araştırmalara girişti. 1897'de cemiyet üyelerinin çoğu ele geçirilerek bir kısmı hapsedildi, bir kısmı sürgün edildi. Ama devrim düşüncesi yok edilemedi.

İttihat ve Terakki'nin amaçlan özellikle Rumeli'de subaylar, askeri öğrenciler ve memurlar arasında yaygınlaştı. Selanik, cemiyetin merkezi haline geldi. Atatürk ve İsmet İnönü de cemiyete üyeydiler.

Padişah, devrim çalışmalarını bastırmak için Rumeli'ye yüksek yöneticiler gönderdi. Bunlardan Şemsi Paşa Edirne'de ittihatçılar tarafından vuruldu. Müşir Osman Paşa dağa kaldırıldı. Binbaşı Enver Bey ile kolağası Niyazi Bey ayaklanıp dağa çıktılar. Bunun üzerine padişah 24 Temmuz 1908'de Kanunu Esasi
Kânûn-i Esâsî Temel Kanun" ya da Anayasa anlamındadır.
(Anayasa) yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı (İkinci Meşrutiyet, 1908).

Meşrutiyet'in ilanından sonra ülkede parti kavgaları başgösterdi. İttihat ve Terakki'ye karşı gerici 31 Mart Ayaklanması oldu (1909). Rumeli'den gelen Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırarak gericileri sindirdi ve İttihat ve Terakki'yi kurtardı. Trablusgarp Savaşı ve Balkan savaşlarından sonra Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşaların Alman etkisine kapılarak devleti Birinci Dünya Savaşı'na sokmaları, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte İttihat ve Terakki'nin de sonu oldu (1918).

İttihat ve Terakki'nin İleri Gelenleri

İttihat ve Terakki'nin başkanı, Edirne Posta idaresi'nde memur olan Talat Bey'di (sonra Talat Paşa). Diğer ileri gelenler arasında Ahmet Rıza, Enver Paşa, Cemal Paşa, Dr. Nazım ve Ziya Gökalp gibi asker ve sivil kişiler vardı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin tarihçesi
İttihat ve Terakki Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti olarak kabul edilir.

21 Mayıs 1889’da İttihad-ı Osmani adıyla ve Abdülhamid Hanı tahttan indirmek gayesiyle gizli bir cemiyet olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Yapılan ilk toplantıda Cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdi, katipliğine Şerefeddin Mağmumi, muhasib üyeliğe de asaf Derviş seçildiler.

Cemiyet, İstanbul’daki sivil ve askeri okul talebeleri arasında taraftar kazanarak süratle büyüdü. İtalyan Karbonari mason teşkilatını örnek alarak kurulan bu gizli cemiyet, hücreler halinde teşkilatlandı. Hücre içindeki her üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrahim Temo idi.

Cemiyet üyeleri, Galata Fransız Postahanesi aracılığıyla merkezi Paris’te kurulan Jön Türklerle irtibat kurdular. Cemiyetin üyelerinden olan Bursa maarif müdürü Ahmed Rıza Bey, Paris’teki bir sergiyi gezmek bahanesiyle Fransa’ya gidip, Jön Türkler grubuna katıldı ve geri dönmedi. İttihad-ı Osmani cemiyetinin fikirlerini yaymaya başladı. Çok geçmeden onlar arasında hakim bir sima oldu. Cemiyet, Sultan Abdülhamid Hana karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münasebetler neticesinde tanınmaya başladı; yurt içinde ve dışında şubeler kurarak teşkilatlandı. Ahmed Rıza, Avrupa’daki teşkilatın adını, Auguste Comte’un pozitivist felsefesinin parolası olan Nizam ve Terakki koymak istedi. Jön Türkler bu ismi kabul etmeyip, İstanbul’daki İttihad-ı Osmani Cemiyetinin ittihadının da bu cemiyetin isminde yer almasını istediler. Böylece İstanbul’dakilerin İttihac’ı ile Ahmed Rıza’nın Terakki’si bir araya getirilerek, cemiyetin adı İttihat ve Terakki oldu. Cemiyetin yayın organı olarak Meşveret Gazetesi ve Fransızca ilavesi, Paris’te yayınlanmaya başladı. Daha sonra Cenevre ve Brüksel’de yayın hayatına devam eden Meşveret Gazetesi yurda gizlice sokuldu. Cemiyetin para ihtiyacını Paris mason locası karşıladı.

Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye gibi yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler teşkil eden cemiyetin yurt içindeki varlığı, 1895 yılındaki Ermeni olayları sebebiyle duyuldu. Cemiyetin; Dr. İshak Sükuti, Dr. İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, Dr. akil Muhtar, TunalıHilmi gibi faal üyeleri, yapılan soruşturmalar neticesinde suçlu bulunarak dağıtıldılar. Bazıları çeşitli yerlere sürülen cemiyet üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçtı. Yurt dışı faaliyetleri Bükreş, Paris, Cenevre veKahire’den idare edilmeye başlandı. 1897 yılında cemiyetin Cenevre ve Kahire şubeleri faaliyete geçti. Cenevre şubesinin çıkardığı Mizan ve Osmanlı gazeteleriyle Kahire şubesinin çıkardığı Kanun-i Esasi ve Hak gazeteleri cemiyetin fikirlerinin destekçiliğini yaptılar. Bükreş şubesini İbrahim Temo; Paris şubesini ise Ahmed Rıza idare etti.

Kalabalık bir kitle teşkil etmeyen ülke dışındaki cemiyet mensupları, sürekli anlaşmazlıklar içindeydi. Sultan İkinci Abdülhamid, yurt dışındaki bu muhalifleri ikna veya pasifize etmek için gerekli tedbirleri aldı. Zaten fikri ve siyasi sebeplerden dolayı ikiye bölünmüş olan İttihatçıların Cenevre grubunun lideri Mizancı Murad Beyle anlaşması için serhafiye Ahmed Celaleddin Paşayı vazifelendirerek Avrupa’ya gönderdi.

Ahmed Celaleddin Paşa’nın gizli çalışmaları neticesinde, muhaliflerden büyük bir kısmı İstanbul’a döndüler ve Padişah’ın hizmetine girdiler. Ancak Ahmed Rıza’nın çevresinde kalan bir grup, Osmanlı Devletine karşı şiddetli muhalefete ve basın yoluyla propagandaya devam ettiler. Bu sırada Sultan İkinci Abdülhamiddan istediği ilgiyi göremeyen eniştesi Damad Mahmud Celaleddin Paşa da, ülke dışına kaçarak, iki oğlu Prens Sebahaddin ve Lütfullah beylerle Paris’e gitti. Sultan İkinci Abdülhamidın ve Osmanlı Devletinin aleyhinde faaliyete başladı. Böylece Avrupa’daki Jön Türk hareketi biraz canlandı. Ancak anlaşmazlık ve şahsi rekabetler de gittikçe arttı.

4 Şubat 1902 tarihinde Paris’te, bütün Jön Türkleri içine alan bir kongre toplandı. Bu kongreye; Prens Sebahaddin, Ahmed Rıza, İsmail Kemal, İsmail Hakkı (Paşa), Hoca Kadri, Halil Ganem, Mahir Said, Yusuf Akçura, Ferid Bey, Ali Haydar, Hüseyin Siret, İbrahim Temo, Dr. Nazım, Dr. Refik Nevzat ile Ermeniler ve Rumlar adına da bazı şahıslar katıldı. Kongrede takib edilecek usul ile ilgili görüş ayrılıkları belirdi. Ahmed Rıza ve arkadaşları cemiyetin adını Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak değiştirip, Paris’’te Meşveret’i çıkarmaya devam ettiler. Mısır’da da Şurayı Ümmet Gazetesi’ni kurdular. Prens Sebahaddin ve taraftarları da Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyetini kurup Terakki Gazetesi’ni çıkardılar. İki cemiyet yayın organlarıyla birbirlerini itham etmeye devam etti. Bir taraftan da taraftar kazanmak için program ve fikirlerini açıklayıp yaymaya koyuldular.

Cemiyet, Rumeli’de de hızla teşkilatlandı. Yalnız Tiran’da olmak üzere, Köstence, Dobruca, Şumnu, Plevne, Sofya, Kızanlık, Vidin ve İşkodra’da bir çok şubeler açıldı. Terakki ve İttihat Cemiyeti batı dünyasında Jön Türklerin temsilcisi olarak tanıtıldı.

1906 Eylülünde ekseriyeti üçüncü ordu subaylarından olan; Bursalı Tahir, Naki, Edib Servet, Kazım Nami, Ömer Naci, İsmail Canbolat, Hakkı Baha beyler ile posta ve telgraf idaresi başkatibi Mehmed Talat, Rahmi ve Midhat Şükrü beyler tarafından Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirme gayesini güden, ihtilalci bir hüviyete sahib olan ve kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gaye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silahlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak ihtilalci bir güç meydana geldi. Bu cemiyet, bir yıl sonra Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetinin Paris şubesiyle birleşme kararı aldı. Hem yurt içinde hem de yurt dışında faaliyet gösteren Terakki ve İttihat Cemiyetinin biri Selanik’te, diğeri Paris’te olmak üzere iki merkez-i umumisi ortaya çıktı.

Bu birleşmeden sonra Rumeli’de hızlı bir şekilde teşkilatlanan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti komita faaliyetlerine girişti. Enver Bey, Tikveş yöresinde; Niyazi ve Eyyub Sabri beyler Resne ve Ohri’de; Selahaddin ve Hasan Tosun beyler Arnavutluk’ta hürriyet taburları kurarak tedhiş hareketlerini yaygınlaştırdılar. Bulundukları bölgelerdeki gayri müslim ve Türk olmayan unsurlarla da işbirliği yaparak, Müslüman ahaliyi Sultan Abdülhamid Hana karşı ayaklanmaya çağırdılar. Durumun tehlike arz ettiğini gören Sultan İkinci Abdülhamid, bu komita faaliyetlerini bastırmak üzere Makedonya’ya asker sevk etti. Gönderilen askeri birliklerden de İttihatçı komitacılara katılanlar olması, cemiyetin Manastır ve Selanik’te hürriyet ilan edeceğine dair aldığı kararı padişaha bildirmesi, durumu iyice tehlikeli bir hale soktu. Bu defa Sultan İkinci Abdülhamid, Şemsi Paşayı ayaklanmayı bastırmakla vazifelendirdi. Hazırlıklarını tamamlayan Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908’de Padişaha son raporunu vermek üzere girdiği Manastır Postahanesinden çıkarken İttihat ve Terakki komitacılarından Bigalı Teğmen atıf tarafından öldürüldü. Dağa çıkan komitacıların sayısı gittikçe arttı. Komitacılar, 20 Temmuz 1908’de Firzovik’te halkı meydana toplayarak hürriyet ve meşrutiyet isteğiyle gösteri yaptı. Bu vak’alardan sonra Tatar Osman Paşa, İzmir ve civarı redif kuvvetleri de kendisine verilerek, Manastır ve havalisi fevkalade kumandanı olarak bu bölgeye gönderildi. Ohri Taburu kumandanı Eyyub Sabri ve Resne kuvvetleri kumandanı Niyazi beyler, Manastır’da Osman Paşanın oturduğu konağı muhasara ederek kendisini Resne’ye götürdüler.

Durumun nazikliği üzerine Kanun-i Esasiyi yürürlüğe koyan Sultan İkinci Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan etti. Meşrutiyetin ilanını takib eden günlerde birleştirici olduğunu ilan eden İttihatçılar, cemiyetlerinin ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirip, Prens Sebahaddin grubunun mensub olduğu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştiğini duyurdular. Partinin Selanik’teki merkez-i umumi üyelerinden Ahmed Rıza, Talat, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat, Şükrü, Habib, Enver, İsmail Hakkı, Dr. Bahaeddin Şakir ve Nazım beyler hükumetin faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Kendileri kabineye giremedilerse de hükumet üzerinde hakimiyet kurdular. Tecrübesizliklerinden dolayı kabineleri doğrudan doğruya kurmak yerine kontrol altında bulundurmayı tercih ettiler. 4 Ağustos 1908’de kurulan meşrutiyetin ilk kabinesi olan Said Paşa hükumeti, İttihat ve Terakkinin baskısına dayanamayarak 13 Ağustosta çekilmek zorunda kaldı. İkinci defa kurulan Said Paşa hükumeti ise beş gün dayanabildi. İttihat ve Terakki iktidar olmamıştı ama hükumeti ve hükumetin icraatını kendileri tayin ediyordu. 21 Ağustosta İttihat ve Terakkinin baskısıyla Kamil Paşa hükumeti kuruldu. Hükumetlerdeki istikrarsızlık, İttihat ve Terakkinin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerini fırsat bilen Bulgarlar, 5 Ekimde bağımsızlık ilan ettiler. Ertesi gün Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.

Meşrutiyetin ilanından sonra ülkeye dönen Prens Sebahaddin Bey grubu, İttihat ve Terakki ile birlikte hareket etmeyi reddederek kendi görüşleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başladılar. Adem-i Merkeziyetçi görüşleri sebebiyle İttihat ve Terakkiden bekledikleri iltifatı göremediler. İttihat ve Terakki ile tamamen irtibatı kesen Prens Sebahaddin Bey, 14 Eylül’de Ahrar Fırkasının kurulmasını destekledi. Kısa zamanda muhalefetin sesi haline gelen Ahrar Fırkası, İttihat ve Terakkinin gizli kapaklı yönetim modeliyle iktidar tekelciliğinin ve gizliliğinin sonunda bir istibdat meydana gelebileceği konusunu işledi. İdari ve siyasi mesuliyetten uzak olan İttihat ve Terakkinin devlet işlerine karışmasını, hükumeti ve milleti tahakkümü altına almasını, orduyu siyasete karıştırmasını tenkid etti.

İttihat ve Terakkinin, Kamil Paşa hükumeti üzerinde şiddetli baskı kurmak istemesi yüzünden, Kamil Paşa ile İttihat ve Terakkinin arası açıldı. 18 Ekim-8 Kasım 1908 tarihleri arasında İttihat ve Terakkinin kongresi gizli olarak toplandı ve cemiyet için yeni bir siyasi program hazırlandı. Kongre sonunda yayınlanan 13 maddelik bildiride, cemiyetin siyasi fırka (parti) haline geldiği ilan edildi. Gayri müslim ve Türk olmayan unsurların da desteğiyle, 1908 yılı sonlarına doğru yapılan seçimi İttihat ve Terakki kazandı. 17 Aralık 1908’de Sultan İkinci Abdülhamidın konuşmasıyla yeni seçilen meclis-i meb’usan açıldı. Sadrazam Kamil Paşanın hükumette bazı değişiklikler yapması İttihat veTerakkinin Babıali’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle, İttihat ve Terakki ile Sadrazam’ın arası iyice açıldı. 14 Şubat 1909’da meclis-i mebusanda yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rıza, Talat, Cavit ve Enver Bey gibi ittihatçıların faaliyetleri sonucu Kamil Paşa hükumeti düşürüldü. Sadrazamlığa Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihat ve Terakkiye karşı gerek meclis içi, gerekse meclis dışı muhalefet şiddetlendi. Meclis içinde, çok az üyesi bulunan Ahrar Fırkası, Meclis dışında Serbesti Gazetesi ile muhalefet çalışmalarını sürdürdü. Bu gazete, eski memurlardan şantaj yoluyla para alındığını gösteren belgeler ve makaleler yayınladı. Siyasi rakiplerine karşı tedhiş yoluna baş vuran İttihatçılar, Serbesti Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi Sirkeci Postahanesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin cenaze töreni İttihatçıların aleyhinde bir gösteri mahiyetinde cereyan etti. Derviş Vahdeti ve arkadaşları tarafından kurulan İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti ve yayın organı olan Volkan Gazetesi de, İttihat ve Terakki aleyhinde faaliyet gösterdiler. İttihat ve Terakkinin ordu içinde kendisine karşı olan, milletini, dinini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahanesiyle tasfiye etmesi, orduda huzursuzluklara yol açtı. İttihat ve Terakkinin Padişaha ve hilafet makamına karşı olan sevimsiz hareketleri de, sağduyu sahibi Müslüman ahalide nefret uyandırdı.

İttihat ve Terakki, Padişaha sadık Birinci Orduya güvenmeyerek Selanik’teki Üçüncü Ordudan avcı taburları getirtti. İttihatçılar tarafından tertib edilen ve Selanik’ten getirilip Derviş Vahdeti isminde bir kimse tarafından “Din elden gidiyor!” “Şeriat isteriz!” gibi sloganlarla kışkırtılan avcı taburları tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31 Mart Vak’ası üzerine İttihat ve Terakki tarafından, Selanik’ten Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu Hareket Ordusu İstanbul’a getirildi. Sultan İkinci Abdülhamid, Selanik’ten gelen Hareket Ordusuna karşı koymak isteyen kendisine sadık kumandanlara, çarpışılmaması, Müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki talimli asker ve sadık subaylar, gelen hareket ordusunu darmadağınık edebilirdi. Fakat sultan, kardeş kanının dökülmesini istemedi. İttihat ve Terakkinin önderliğinde İstanbul’a giren Hareket Ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazineyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yadigarları ve dünyanın en zengin kütüphanelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler. Padişahın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan İkinci Abdülhamid, İttihat ve Terakki ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşad getirildi.

İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Sultan İkinci Abdülhamidı lekeleyecek bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdarı saydığını görerek öldürmeye de cesaret edemediler. Hemen o gece kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selanik’e götürdüler. Oradaki Alatini köşküne hapsettiler. Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa istifa edip Tevfik Paşa sadrazam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra Adana’da Ermeni ihtilali oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran Ermeniler; İttihat ve Terakkinin seyirci kaldığı hadiselerde 1850 Müslüman-Türkü öldürdüler.

Halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyanı bastırıldı. Adana’ya vali tayin edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Cemal Paşa da, Avrupalılara şirin görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek yüzlerce Müslümanı asıp kesti.

31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve Sultan İkinci Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra duruma hakim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları lağv ederek muhalif olanları tevkif ettirdi. Bu arada hiçbir kabahatleri olmadığı halde, sadece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zabit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. İstanbul’da örfi idare (sıkıyönetim) ilan edilerek Divan-ı harb-i örfilerle (sıkıyönetim mahkemesi) birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında suçsuzlar da idam edildi. Eski devre ait devlet adamlarından pekçok kimse çeşitli yerlere sürüldü. İttihat ve Terakki erkanının devlet işlerini doğrudan doğruya ellerine almak istemeleri üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa sadrazamlıktan istifa etti. Yerine Hüseyin Hilmi Paşa tekrar sadrazam oldu. İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden genç, tecrübesiz ve maceracı Talat Bey de, bu kabinede dahiliye nazırlığına getirildi. İttihat ve Terakkinin keyfi baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidardan sonra tekrar istifa etti. Sadaret makamına getirilen Roma sefiri Hakkı Paşa kabinesinde, hareket ordusunun diktatör kumandanı Mahmud Şevket Paşa, harbiye nazırı olarak vazife aldı.

Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat ve Terakki, Sada-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü. Sultan İkinci Abdülhamidın Balkan siyasetinin esası olan Bulgar ve Rum kiliseleri arasındaki rekabete son veren İttihat ve Terakki, güya Makedonya’daki unsurlar arasındaki ihtilafı gidermek bahanesiyle kiliseler kanununu çıkardı. Neticede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiçbir ihtilaf bırakmayarak, bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifakı kurmalarına yol açtı. 1 Nisan 1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs 1910’da da Girid meclisi, Yunan kralına bağlılık yemini etti.

Bu sırada, harbiye nazırı olan Mahmud Şevket Paşa, Trablus’taki askeri Yemen’e sevk etmek, bir çok ihtarlara rağmen mühimmatı da İstanbul’a getirmek suretiyle bu bölgeyi müdafadan mahrum bıraktı. İtalyanların teşebbüsleri üzerine Trablusgarb vali ve kumandanı Müşir İbrahim Paşa da, vazifeden azledilerek bu vilayet kumandansız ve valisiz bırakıldı. Roma hükumeti de bu vaziyetten istifadeyle İttihat ve Terakkinin Trablusgarb ve Bingazi’deki halkı İtalyan aleyhinde tahrik etmesini ve Osmanlı vapurlarıyla oralara asker ve mühimmat sevk olunduğunu iddia ile 23 Eylül 1911’de verdiği bir ültimatomla Trablus ve Bingazi’nin boşaltılmasını ve teslim edilmesini istedi. Daha sonra da harb ilan etti. Ciddi bir tedbir alınmadığı için Trablusgarb’ın elden çıkmasına sebeb olundu. Harb ilanını bildiren ültimatom geldiğinde, İttihatçıların hariciye nazırı, İtalyan sefiri ile satranç oynamaktaydı.

Sadrazamlığı sırasında; Çırağan Sarayı yangını, Babıali yangını, Arnavutluk İsyanı, Girid’in Yunanistan’a iltihakı, Tarblusgarb’ın İtalyanlarca işgal edilmesi gibi felaketlerin vuku bulduğu Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifa etmek zorunda kaldı. Yerine ayan Reisi Küçük Said Paşa sadrazam oldu.

İttihat ve Terakkinin içeride uyguladığı partizan ve baskıcı, dışarıda uyguladığı tavizci politika sebebiyle muhalefet gittikçe fazlalaştı. 1911 yılı başlarında kendi içinde meydana gelen Hizb-i cedid hareketi de muhalefete katıldı. 21 Kasım 1911’de bütün muhalefet gruplarının ve fırkalarının bir araya gelmesiyle Hürriyet ve itilaf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra girdiği İstanbul’daki mebus seçiminde başarı göstermesi, İttihat ve Terakkiye karşı muhalefetin güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’usan’daki hakimiyetin elinden çıkmakta olduğunu gören İttihat ve Terakki, kanun-i esaside değişiklikler yaparak hükumetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükumetle meclis-i meb’usanın arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükumetler ard arda istifa etmek zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle meclis-i meb’usan feshedilerek tekrar seçime gitme kararı alındı. “Sopalı seçimler” diye bilinen ve İttihat ve Terakkinin çeşitli tedhiş hareket ve hileleriyle yapılan 1912 seçimlerinde, çoğunluğu yine İttihat ve Terakki elde etti. Mecliste ekseriyeti elde eden İttihat ve Terakki, hükumete kendi adamlarını getirmek suretiyle baskıyı iyice arttırdı.

Muhalefetin desteğiyle, ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı olan subaylar tarafından Halaskaran-ı Zabitan Grubu kuruldu. Bu grub, hükumete gizli tehdid ve baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de Said Paşa sadrazamlıktan istifa etti. Bu sırada meydana gelen bazı iç ve dış hadiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen İttihat ve Terakki iktidara talib olmayınca, 21 Temmuzda partilerüstü görünümde olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa hükumeti kuruldu.

Aslında İttihat ve Terakkiye karşı bir tepki hükumeti olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa hükumeti, bu fırkaya karşı gittikçe sertleşti. Bir bahaneyle meclis-i meb’usanı feshettirdi. Bu sırada meclis dışında kalan İttihat ve Terakkinin tahrik ve teşvikleriyle yapılan gösterilerden sonra Balkan Harbi başladı. Ordunun siyasete sokulması ve subayların İttihatçı-itilafçı olarak ikiye bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu Balkan Harbinde bütün cephelerde kısa zamanda yenilgiye uğradı. Osmanlı orduları ancak Çatalca hattında tutunabildiler. Kısa bir müddet sonra Gazi Ahmed Muhtar Paşanın sadrazamlıktan istifa etmesi üzerine Kamil Paşa hükumeti kuruldu. Yeni hükumet döneminde Balkan Harbinin felaketi neticeleri devam etti. Kamil Paşa hükumetinin de aleyhinde propaganda yapan İttihat ve Terakki, normal yollardan iktidara gelemeyeceğini anlayınca hükumete karşı darbe planladı. 23 Ocak 1913’de Babıali baskını diye bilinen kanlı bir baskın düzenleyerek iktidara el koydu. Sadrazam Kamil Paşanın zorla istifa ettirilmesi üzerine, İttihatçı olan Mahmud Şevket Paşa sadarete getirildi. Her işte kendi bildiğine göre hareket eden Mahmud Şevket Paşa da, 11 Haziran 1913’te İttihatçılar tarafından meçhul bir şekilde öldürtüldü. Mahmud Şevket Paşanın ölümünden sonra Said Halim Paşanın sadrazam olmasıyla İttihat ve Terakki tam iktidar oldu. İttihat ve Terakkiye faal olarak bizzat hizmet eden Said Halim Paşa hükumetinin bütün üyeleri İttihatçı idi. Said Halim Paşanın 3 sene 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat Paşanın bir buçuk senelik sadaret zamanlarında memleket karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve hapis korkusu içinde yaşadı. Can, mal ve namus emniyeti kalmadı. İslam düşmanlığı moda olmaya başladı. Her vilayette zalimler, ırz düşmanları türedi.

1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı Devletini Harb-i Umumi diye bilinen Birinci Dünya Harbine soktu. Hiçbir mecburiyet yokken Talat, Enver ve Cemal gibi İttihat ve Terakki paşalarının çeşitli hülyalarıyla girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde devam etti. 1914-1918 yılları arasında devam eden Birinci Dünya Harbinde pekçok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce Müslüman-Türk evladı şehid düştü. Savaşın mağlubiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de sadrazam Talat Paşa istifa etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrazamlığa getirildi. Böylece on seneden az bir zaman zarfında Sultan Abdülhamid’den devr alınan üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtiras ve cehalet ile tarihin sinesine gömen ve birinci derecede mesul olan İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı. Şahsi ihtiras ve ikbal için bir milleti harbe sokarak Müslüman-Türk evlatlarından en az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri, birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemal paşalar ile doktor Bahaaddin Şakir, doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imza ettikten bir gün sonra gece yarısı koca Osmanlı Devletini yıktıktan sonra, ihanetlerine bir yenisini ekliyerek kaçtılar.

Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan, çıkardığı kiliseler kanunuyla Balkanlardaki Hıristiyanların birlik kurmalarını sağlayan ve Balkanların Osmanlı Devletinden kopmasına sebeb olan, Babıali Baskınını düzenleyen ve milleti zulüm ve tedhiş ile idare eden, Sarıkamış faciasında on binlerce Müslüman-Türkün canına kıyan, mecnunane bir hareketle Kanal Seferini açarak Filistin ve Suriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların elden çıkmasına sebeb olan, dört senelik Birinci Dünya Harbi müddetince Anadolu’da halkı açlık, sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.

İlk önce gizli bir cemiyet şeklinde kurulup, yurt içinde ve yurt dışında teşkilatlanan, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek için Osmanlı ve İslam düşmanlarıyla işbirliği yaparak komitacılık faaliyetlerinde bulunan İttihat ve Terakki, 1908 ile 1918 arasında yapılan seçimlerden 1908, 1912 ve 1914 senelerinde yapılan üç genel seçimi kazandı. İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihad-ı Anasırcı bir çizgi izlediği ve daha sonraki dönemlerde, bünyesinde Türk olmayanlara yer verdiği halde, Türkçü ve milliyetçi bir çizgi takib eder göründü. Doğrudan cemiyete aid ve bağlı gazeteler olarak Selanik’de çıkan İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli, İstanbul’da yayınlanan Tanin ileŞura-yı Ümmet gazetelerinin yanında bağımsız fakat İttihat ve Terakkinin destekçisi hüviyetindeki Tasvir-i Efkar, Tercüman-ı Hakikat gazeteleri ile fırkaya eğilimli İstiklal, Hak, Hadisat, Vakit gazeteleri yanında Kalem, Karagöz ve haftalık Şura-yı Ümmet gibi mizah gazeteleri; Türkçülere ait yayın organlarından; Türk Yurdu, İslam Mecmuası, Yeni Mecmua İttihat ve Terakkinin fikirlerini desteklediler.

Talat, Said Halim, Enver, Cemal, Halil ve Nuri paşalar, Babanzade İsmail Hakkı, Seyid, Hacı adil, İsmail Hakkı, Hüseyin Cahid (Yalçın), Ahmed Rıza, Halil (Menteşe), Ziya (Gökalp), Midhat Şükrü (Bleda), Ömer Naci, Ahmed Şükrü, Dr. Nazım, Cavid, Bahaaddin Şakir, (Kara) Kemal, (Küçük) Talat beyler ve Hafız İbrahim, Emrullah, Hayri, şeyhülislam Musa Kazım efendilerle Emanoel Karaso ve Hallaçyan gibileri İttihat ve Terakkinin ileri gelen elemanlarındandı.

Cemiyet; kuruluş, teşkilatlanma ve faaliyet bakımından farklı özellikler taşıyordu. Cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten merkez-i umumi (genel merkez) üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrutiyet ilan edildikten sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merasimlerine benzer usullerle cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler, tahlif heyeti (yemin kurulu) önünde yemin ederlerdi. Heyet başkanı, önce cemiyetin gayesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır, sonra merkez-i umuminin hazırladığı yemini okurdu. Aday üye, inandığı dinin kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı. Cemiyete giren üye, teşkilatın gayesi uğruna gerektiğinde canını fedaya hazır olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri yerine getirmek için fedai şubeleri kurulmuştu. Fedailer görev sırasında öldükleri takdirde, cemiyet, ailelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin amaçlarına aykırı hareket eden üyeler için merkez heyetleri, mahkeme gibi yargılama yaparlar ve suçluyu cezalandırırlardı. Cinayetten hüküm giyenler ölüm cezasına çarptırılırdı.

On seneye yakın bir müddet iktidarda kalan, koskoca Osmanlı Devletinin yağma edilmesine sebeb olan İttihat ve Terakkinin son kongresi, birinci Dünya Harbinin mağlubiyetle bitmesinden sonra 14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede parti kendini feshederek, tarihe karıştığını ilan etti. Bazı İttihatçılar birleşerek Teceddüt Fırkasını kurdular. Resmi ve kanuni olarak tarihe karışan İttihat ve Terakkinin mensupları kendilerine yeni yollar aramaya devam ettiler. Daha sonra İttihatçılara karşı sert tedbirler alındı. Kurulan Divan-ı Harb-i Örfi tarafından yargılandılar. Tevfik Paşa hükumetince, İttihat ve Terakkinin mallarına el kondu. Bir kısım malları ise teceddüt fırkasına devredildi. Yurt dışına kaçanların gıyaben cezalandırılmaları sırasında bir kısmı da mahkum edilerek Bekirağa Bölüğüne hapsedildiler. Daha sonra da Malta’ya sürüldüler. İttihatçıların cemiyetleri yok oldu ise de, geride zihniyetleri kaldı. Halk düşmanlığı, bölücülük, jurnalcılık hastalıkları, İttihatçıların cemiyetimize adapte ettiği kötü örneklerden sadece birkaçıdır.

İttihat ve Terakki Yönetimi

İktidarı, askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa'yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın da bir suikaste kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastiyle ilgili görülerek idama mahkum edildi. (Osmanlı Devleti'nde 1820'lerden bu yana infaz edilen ilk siyasi idamlardır.) İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan, çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop'a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı.

Kendini bir "devrim (inkılap) rejimi" olarak gören İTC iktidarının, 1913'ü izleyen dönemdeki politikaları şöyle özetlenebilir:

Silahlı Kuvvetlerde büyük tensikat yapıldı. Enver Bey dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.
Dış politika Alman yanlısı bir çizgiye yöneldi.
İdeolojik alanda Türkçülük ve Turancılık görüşleri benimsendi. Cemiyetin "resmi sözcüsü" kimliğini kazanan Ziya Gökalp'in yanısıra, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin , Ömer Seyfettin, Yunus Nadi, Halide Edip gibi partili yazarlar bu görüşleri savundular. Öte yandan, şair Mehmet Akif 'un savunduğu bir İslam milliyetçiliği akımı da Cemiyet içinde yandaş buldu.
Gayrımüslim azınlıkları ekonomik yaşamdan silmeyi hedefleyen Milli İktisat Politikası benimsendi. 1914'te kapitülasyonlar tek taraflı olarak feshedildi.
Dilde sadeleşme ve Türkleştirme çalışmaları başlatıldı.
Medrese eğitiminin modernleştirilmesini ve Maarif Nezareti denetimine alınmasını öngören reformlar yapıldı.
Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile medeni hukukta kadın-erkek eşitliği getirildi, kadınlara boşanma hakkı tanındı.
1917'de Osmanlı Hanedanı'na son vererek (belki Enver Paşa başkanlığında) bir Cumhuriyet kurma görüşü ortaya atıldı ise de Cemiyetin Talat Paşa kanadının muhalefeti üzerine bundan vazgeçildi.


Savaş Yılları
Cemiyet üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te hükümetten ve padişahtan habersiz olarak imzalanan ittifak antlaşması sonucunda, Türkiye Birinci Dünya Savaşı'na Almanya safında katıldı. Bu olay Cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki Cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.

Daha önce İstanbul Muhafızı (emniyet müdürü) ve Bahriye Nazırı olarak rejimin üç kilit isminden biri olan Cemal Paşa, savaşın ilk aylarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetiminden uzaklaştırıldı. Rejimin iki lideri olarak kalan Talat Paşa ve Enver Paşa arasındaki rekabet, zaman zaman su yüzüne çıkmakla birlikte bir kopmaya yol açmadı.

Savaşın ilk aylarında Sarıkamış'ta, daha sonra Süveyş'te ve Irak'ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa'nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu. Enver'e yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa'ya atfedilen büyük mali yolsuzluklar da İTC rejimini yıprattı.

Mütareke ve Kurtuluş Savaşı Dönemi
Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. 1 Kasım'da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım'da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.

Bu dönemde gerek Türkiye'de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti. Alman ittifakından ve savaş sırasında gerçekleşen yolsuzluk ve katliamlardan sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, buna karşılık savaş suçlarına doğrudan karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi kadrolar ön plana çıkarılmıştı.

Savaşın kaybedilmesi ve ülkenin işgali olasılığına karşı daha 1915'te Enver öncülüğünde bir direniş örgütünün kurulduğu bilinmekteydi. Nitekim 1918-1919 kışında, daha sonra Milli Mücadele'de kilit roller oynayacak olan kişiler İstanbul'a çağrılarak eğitilmiş, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde gazeteler ve dernekler kurdurulmuş, Batı ve Kuzey Anadolu'da eski Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuva-yı Milliye adlı direniş örgütleri teşkilatlanmıştı. Hareketin belli bir aşamasında Enver'in yurda dönerek yönetimi ele alacağı beklentisi, 1921 baharına dek, kamuoyunda yaygındı. İstanbul basınının 1919-1920 yıllarında Milli Mücadele'ye yönelttiği sert eleştirilerin başlıca konusu ve gerekçesini de "İttihatçılık" suçlaması oluşturuyordu.

Nitekim (Rıza Nur, Ahmet Ferit Tek gibi bir-iki istisna bir yana bırakılırsa), Milli Mücadele kadrolarının tamamı eski İttihatçılardan oluşmaktaydı. "Vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis veya azasından bulunuyorduk. Son kongresi kararıyla tarihe intikal eden mezkur cemiyetin müntesibleriyle bilahare teşekkül eden Teceddüd Fırkası mensublarının bir kıism-ı küllisi büyük milletimizin azm-i bülendinden doğan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne iştirak ve iltihak etmiş ve bu cemiyetin programını kabul eylemiştir."-Gazi Mustafa Kemal, Nutuk. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kazım Karabekir, Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkez Raşit ve Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İTC kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele'nin de savunuculuğunu üstlenmişlerdi.

Buna karşılık Milli Mücadele kadrosunun eski İttihatçı örgütün doğrudan devamı mı, yoksa Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu, tatmin edici bir şekilde yanıtlanabilmiş bir soru değildir.

İTC 'nin eski liderleri 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilecek, ve aralarından önde gelen 13'ü 1926'da İzmir Suikasti komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi'ne sevkedilerek idam edilecekti.

İttihat ve Terakki liderlerinin Sonu
Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1 Kasım 1918'ten 2 Kasım'a bağlayan gece Alman torpidobotu 'R-1' ile İstanbul'u terkederek 3 Kasım 1918'de Sıvastopol'a ulaştı.
Talat Paşa, 15 Mart 1921'de Berlin'de Charlottenburg semti Hardenberg sok. (bugünkü Kurfürstendamm sok.) no.4'taki ikametgahından dışarı çıktığında Ermeni Salomon Tehleryan tarafından öldürülmüştü.
Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922'de Tiflis'te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.
Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de bugünkü Tacikistan'nın Balh-i Cevan'nın 15 kilometre doğusunda bulunan Çegan tepe'de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştü.


Bazıların üye numaraları
Bu ilk 10 üye numarası yaş sırasıyla verilmiştir.
Binbaşı Tahir Bey (Selanik Askeri Rüştiyesi Müdürü)
Binbaşı Naki Bey (Selanik Askeri Rüştiyesi Fransızca Öğretmeni)
Talat Bey (Selanik Posta seyyar memuru)
Mithat Şükrü (Maarifte memuru)
Rahmi Bey (Selanik eşrafından hukuk mezunu)
Yüzbaşı Kazım Nami Bey (Üçüncü Ordu müşiri yaveri)
Mülazim-ı evvel Ömer Naci Bey
Mülazim-ı evvel Hakkı Baha Bey
Mülazim-ı evvel İsmail Canbolat Bey
Yüzbaşı Edip Servet Bey


İlk 10'dan sonra 11'den 100'e kadar boş bırakılarak 111'den verilmiştir.


Osmanlı Hürriyet cemiyeti döneminde katılanlar: 111. Mustafa Necip, 132. İsmail Hakkı (Beşiktaş), 135 Çolak Faik, 136 Hüsrev Sami, 137 Tevfik (Selanik), 138 Halil , 150 Ahmet Cemal, 152 Enver

İttihad ve Terakki döneminde katılanlar: 155. Necip Draga, 156. Fethi, 158. Rasim, 165. Hafız Hakkı, 171. Emanuel Karasu, 185. Zinnun, 186. Eyüp Sabri, 187. Abdülkadir, 190. Süleyman Fehmi, 191. Ali Fuat , 195. Mustafa Kamil, 196. Mühendis Salim, 204. Hasan Rıza, 238. Baytar Recep, 280. Vasıf, 295. Cavit, 322. Mustafa Kemal , 331. Refet , 362. Cemil, 385. Ulah Yesarya Efendi, 386. Ulah Çele Efendi, 387. Reşit Paşa.......... 6436. Nurettin

Alıntı



  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
cemiyeti , terakki , İttihat


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Forum Hakkında Yasal Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.9
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1
Hit Sayacı:  

5651 sayılı kanunun 8. maddesi ve T.C.K'nın 125. maddesine göre; Vazgecmem.Net olan forum sitemize eklenen içeriklerden, içeriği ekleyen kullanıcı sorumludur. Kullanıcı bazlı herhangi bir telif hakkından Vazgecmem.Net sitesi ve site yetkilileri sorumlu değildir. Telif hakkı kapsamında bulunan içerikler ile ilgili hukuksal bildirimleriniz için bu bağlantı ie iletişime geçebilirsiniz bu çevrede, Vazgecmem.Net yönetimi en geç 48 saat içerisinde dönüş yapacaktır.