Vazgecmem.NET

Anasayfa Yönetim Forum Kurallarımız Bize Ulaşın
Go Back   Vazgecmem.NET >
Vazgecmem.Net ~Aşk & Sevgi~
> Hikayeler
Vazgecmem.NET @ Facebook Hayran Sayfası

Hikayeler Sizi sizden alan gerçek hikayeler



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Karışık Hikayeler
Konudaki Cevap Sayısı
157
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
4359

Yeni Konu aç  Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 31/08/2014, 21:26   #1
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart Karışık Hikayeler




Dürüstlük Çiçeği
Bir Çin prensi tahta çıkacaktı ama yasalara göre, daha önce evlenmesi gerekiyordu. Uygun bir aday bulmak için bölgedeki genç kızları huzuruna çağırdı. Saraydaki hizmetçilerden birinin kızı prensi çok seviyordu. O da prensin huzuruna çıkmak istedi. Annesinin uyarılarını dinlemedi, çünkü sevdiği adamı bir kere bile görmek onu mutlu edecekti.

Beklenen gece geldi. Genç ve güzel kızlar en güzel giysilerini giymişler, süslenmişler, kendilerini beğendirmek için her çareye başvurmuşlardı. Prens kızlara birer tohum verdi. Bunu saksılarına dikmelerini, altı ay sonra gelmelerini söyledi. En güzel çiçeği yetiştiren kızı kendine eş olarak seçecekti. Herkes tohumu alıp heyecanla evlerine geri döndü.

Genç kız da kendisine verilen tohumu alıp saksıya ekti. O kadar bakmasına, özenmesine karşılık toprakta tek bir filiz bile görünmedi. Her şeyi denedi, uzmanlara danıştı ama bir fayda göremedi. Altı ay dolmuştu ama saksı hâlâ bomboştu. Prens sunacağı bir çiçek olmadığı halde gene de belirtilen gün ve saatte boş saksıyla saraya gitti. Oysa diğer kızlar güzel çiçekli saksılarla gelmişlerdi.

Sonunda beklenen an geldi. Prens salona girdi, kızların arasında dolaştı, saksıları birer birer inceledi. Hizmetçinin kızını kendine eş olarak seçtiğini duyurdu. Herkes şaşırmıştı. Diğer kızlar bu karara tepki gösterdiler, itiraz ettiler. Boş saksıyla gelen kız nasıl eş olarak seçilirdi? Prens durumu şöyle açıkladı:

"Bu genç hanım en değerli çiçeği yetiştirip bana sundu. O çiçeğin adı dürüstlük çiçeğidir. Çünkü sizlere dağıttığım tohumların hepsi sahteydi ve çiçek açmaları olanaksızdı."

Arâf, Melodi, KimeNe ve 1 diğerleri bunu beğendiler..


  Alıntı ile Cevapla
Sponsor Reklam
Alt 17/09/2014, 21:42   #2
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Yalan zeka işidir. Dürüstlük cesaret, eğer zekan yetmiyor sa yalan söyleme. .
Cesaretini kullanıp dürüst olmayi dene.
Victor Hugo

Arâf, KimeNe ve Sitare bunu beğendiler.


  Alıntı ile Cevapla
Alt 30/12/2014, 16:27   #3
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Âleme ibret olsun!
Zamanın birinde bir Allah dostu şimdiki tabirle sayfiyye denilen yazlıkların olduğu bir sahil kasabasına gider. Orada dolaşırken boylu poslu bir adam görür kolunun biri yok… birkaç gün takip eder bu adamı ve her gün ‘’ey ahali! Bana bakın ve ibret alın!’’ diye bağırmasına dikkat eder, gidip sorar. Yahu hayırdır niye her gün böyle ibret alın diye bağırarak geziyorsun? Adam başlar anlatmaya: ben zamanında şu gördüğün sahilin güvenlik şefiydim, buralar benden sorulurdu, her şeyi ben kontrol ederdim elimde sopam belimde silahım teftiş ederdim. Derken bir gün yine böyle dolaşırken sahilde bir adam gördüm zayıf çelimsiz balık tutuyor. Gittim yanına baktım ki iki balık tutmuş. Dedim ki, o balıklardan birini bana vereceksin! Adam:’’ olmaz. Ben bu tuttuğum balıklarla evimi geçindiriyorum ticaret maksatlı da yapmıyorum. Zaten tuttuğumda şunun şurasında iki balık, bana zulmetme veremem sana.’’ Dedi. Ben ise ısrar ettim vermeyince iki sopa vurdum zorla aldım balığın birini. Eve doğru giderken yolda balık benim parmağımı ısırdı eve bu halde gittim balığın dişlerinden kurtardım parmağımı ve balığı tavaya koyduk pişirecekken bir de baktım tava kan oldu. O vakit benimde parmağım şişmeye durdu dayanamayıp doktora gittim. Doktor: ‘’bu parmak kangren olmuş kesmek gerek.’’ Dedi. Nihayetinde parmağı kestiler. Sonra elim şişti doktor bu defa: mikrop ele de sıçramış elide kesmemiz gerekiyor. Dedi. Elimi de kestiler sonra kolum şişti yine gittim doktora ve doktor: bu mikrop kola da sıçramış kol kangren. Kesmemiz gerekiyor. dedi ve kolumu da kestiler. Çok geçmeden göğsüm şişmeye başladı, o zaman anladım ki ben öleceğim kurtuluşum yok. Ayrıldım gittim evden dolaştım bir ağacın altında ağlıyordum ki biri geldi ve dedi ki, ‘’a gafil adam hiç akıl etmez misin, niye bu haldesin? Bir düşünüp seni bu hâle koyandan bir helâllik istemez misin? ‘’ bunu duyunca aklım başıma geldi ve kalkıp o balıkçıyı buldum. Selam verdim ve beni tanıyıp tanımadığını sordum. Balıkçı: seni tanıdım. Ama koluna ne oldu? Deyince anlattım durumu, helâllik istedim. Balıkçı: bu çok ağır olmuş, gel hele bir bize gidelim. Dedi ve evlerine gittik. Evinin bir köşesinden bir küp çıkardı. İçinde otuz bin akçe varmış. On binini verdi ve dedi ki, eğer kolun sağlam olsaydı çalışır para kazanırdın ama şimdi çalışamazsın. Bu onun nafakası olsun dedi. Sonra on bin akçe daha verdi ve ekledi: eğer sen çalışabilseydin çoluğuna çocuğuna hediyeler alırdın sevindirirdin ama şimdi onu da yapamazsın. Bu on bin akçe de onun için olsun. Sonra kalan on bin akçeyi de verdi ve dedi ki, eğer çalışabilseydin sadakanı da verir, belki hayır işlerdin. Şimdi onu da yapamazsın dedi ve son on bin akçeyi de verdi. Ardından sarılıp helâlleştik. Ardından sordum ve sen ne diye beddua ettin de ben bu hâle düştüm? Balıkçı: sen benim elimden balığımı zorla alıp gittiğinde dedim ki Allah’a, Allah’ım bu adam benden güçlü, kuvvetli. Onu öyle yaratmışsın, beni ise zayıf ve güçsüz yarattın. O adam benim rızkımı zorla aldı ve sen bana o zaman da yardım etmedin, o adama karşı koyamadım. Şimdi ona öyle bir musibet ver ki âleme ibret olsun! Dedi. İşin hakikatini o zaman anladım. Bir süre sonra göğsümde indi, iyileştim
İşte benim âleme ibretliğim ordan kalmadır efendi…
‘’ kim ki bir zulüm işlerse üç misliyle karşılık görür.’’ Hadis-i şerif.
Vesselâm…



  Alıntı ile Cevapla
Alt 08/01/2015, 19:31   #4
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

BROWNİ

Öyle fakirdi ki çocukluğum, ecel gelse almazdı.

İlkokul yıllarım geçiyor aklımdan. Ne zor günlerdi Allah’ım. Zengin okulunda fakir çocuk olarak okumak… etrafında seni her teneffüs ezecek bir çoğunluk. Etrafında anlamsız bir kalabalık. İçinde bir yalnızlık… bildiği sorulara bile parmak kaldıramamak… utandığım şey, parmak kaldırmak değildi aslında. Öğretmenim tahtaya kaldırdığında tüm sınıfın yırtık ayakkabılarımı görecek olmasıydı. Oysa ben ustaca saklardım onu en arka sırada…

Okuldan arta kalan zamanımda bir kırtasiye’de çalışırdım. Haftalığım 10 lira. Sınıf arkadaşlarım o kırtasiyeden alış veriş yapmaya gelirdi. Orada oyuncaklar da satılırdı. Arkadaşlarım annelerine aldırırdı. Hiç oynayamadığım ve oynayamayacağım oyuncakları hüzünle paketler arkadaşlarıma verirdim. Neşeyle çıkar giderlerdi dükkandan, ben arkalarından bakakalırdım.

Öyle fakirdi ki çocukluğum, ecel gelse almazdı.

Fakirdik evet ama zenginlerin yüksek duvarlı evlerinin arka bahçelerinden, yaz gecelerinde dışarı taşan müzikle, onlardan daha çok eğlenirdik. Dakikalarca dans ederdik, dans etmeyi bilmeden…
En zoru da bayram günleri olurdu. Geçen yılın küçülmüşleriyle mahallede oynarken, komşunun oğlu “annen sana bayramlık almadı mı?” diye sorardı. Üzerimdekileri gösterir “bunlar geçen bayramdan kalanlar. Seneye kardeşim giyecek.” Derdim. Çünkü o bayram, kardeşimin küçülmüşü bile olmazdı üstünde.

Öyle fakirdi ki çocukluğum, ecel gelse almazdı.

Sonra biraz daha büyüdüm. Lise çağlarıma geldim dayandım. Yaşıtlarımın giydiklerini giyemedim hiç. Cebimde onlarınki kadar param olmadı. Yine çalıştım, yine çalıştım… okul sonraları, aileme bakabilmek adına ne iş bulduysam yaptım. Kir, pas ve yağ içinde didinip durdum.
Seyyar bir pilavcı vardı tam karşı sokağın köşesinde. Her öğlen kir pas içinde oraya gider pilav yerdim. Bir gün aç karnımı büyük bir iştahla doyururken, vitrinde yansıyan kendi görüntüme baktım. Üstüm başım perişan. Yediğim pilav dudaklarımın kenarına yapışmış. Katık edecek ayran yok, oturacak sandalye, masa yok, ayakta, üstüm başım sefil bir haldeyim…
İsyan ettim o an her şeye… değiştirip üstümü başımı gittim otogara. Terk edecektim bu lanet şehri, bu lanet hayatı… otobüs firmalarını gezerken, yaşlı bir amca çarptı gözüme. Otobüslerden çıkarılan çöpleri topluyor ve oğlu yaşındaki muavinlere “bir şeyler var mı evladım” diyordu. Sonra muavin otobüsün içinden, yaşlı adama kek, kraker, meyve suyu vs. getiriyordu. Yaşlı adam sessizce bir köşeye çekilip, etrafındakilerin bakışlarından utana sıkıla yiyordu verilenleri. Çöplerini de kendi torbasına atıyordu. Amcanın gözünden akan yalnızlığı gördüm. O amcanın hali, beni kendime getirdi ve vazgeçip geri döndüm. Nereye kaçsam, kendi peşimi asla bırakamayacaktım. Geri döndüm; benim hiç olmazsa ayransız da olsa yiyebileceğim bir pilavım vardı çünkü…

Öyle fakirdi ki çocukluğum, ecel gelse almazdı.

Üniversite yıllarım… ezikliğin ve gururun tek bünyede var oluşu. “bu insanlar için bir adam olurum ama bu insanların adamı olmam” dediğim yıllar. Hayatın engebeli yolunda, hep çalışarak ve belimi bükse de şikayet etmeden geçtiğim yıllar. Okumak için sahaflardan aldığım eski ve ucuz kitaplar. O kitapların burnuma sinen kokusu, halk günlerinde gidilen sinemalar, ucuz çayların olduğu çay bahçeleri, uzaktan gıpta ile izlenen el ele tutuşmuş sevgililer…

Günümün çoğunu, her fırsatta kaçıp kaçıp gittiğim Taksim’de, geçirirdim. Bir gün bir şey oldu ama… Bugün bile içimi yakan bir şeydi, Taksim’e gitmek için bindiğim belediye otobüsünde yaşadığım o küçük detay… Otobüse biner binmez oturulacak tek yer olan, iyi giyimli yaşıtım bir genç kızın yanına oturmuştum. Hiç tanımadığım bu yabancı sürekli tırnaklarına sürdüğü kırmızı ojelerine bakıyor, biçimli parmaklarını seyrediyordu. Pamuk gibi bembeyaz elleri benim de dikkatimi çekmişti.
Ben farkında değildim; eski püskü montum, onun kaliteli kabanına değmiş! Kırmızı ojeli uzun parmaklarıyla önce montunun üzerinden bir pisliği atar gibi yapıp, yandan, beni hafife alan bakışlarla süzdü, kılığıma kıyafetime baktı ve beğenmediğinden olsa gerek, yanımdan kalkıp ayakta gitmeye başladı. O kırmızı ojeli ince uzun parmaklar ciğerimi tırmaladı sanki. Öyle incinmişti ki gururum, içimden kendini bir bok zanneden bu insana “beğenmediğin ben miyim yoksa üstümdekiler mi” diye bağırmak geçti. Sustum. Yüzüne acı acı baktım son durağa kadar. Sonra yine o insan seline karışıp geride bıraktım her şeyi… bir daha hatırlamamak üzere…

Taksim’in görkemli binalarından birinin dibine çöküp, hayatı sorgulamaya başladım. Önümden kayıtsızca geçip giden insanları seyrettim. Kağıt mendil satan küçük bir kız çocuğu, her geçene “abi almaz mısın” diye sorup duruyordu. Kimse ondan mendil almıyordu. O ise hiç yılmadan sormaya devam ediyordu “abi almaz mısın”, “abla almaz mısın”…

Sadece sağ elinde takılı olan eldivene ilişti gözüm. Neden diğer teki yok acaba diye düşündüm. Ve fark ettim ki çocuğun aslında eli yoktu. Protez elini kapatmak için takıyordu o eldiveni. İçim burkuldu. Otobüsteki ukalanın kırmızı ojeli eli geldi aklıma. Ve gidip o kızın protezli elini öptüm. Çok şaşırdı küçük kız. Anlamsız bakışlarla yüzüme dikti yüzünü. “en çok ne yemek isterdin” diye sordum taşmaya teşne gözlerimi ondan saklayarak. “browni” dedi hiç düşünmeden. “neli seversin” dedim. Sustu. Sonra “fark etmez abi. Neli olursa olsun. Ben daha hiç yemedim ondan. Arkadaşlarım çok güzel olduğunu söyledi” dedi. Bir kurşun daha saplandı kalbime. Köşedeki büfeden bir “browni” aldım ona. Bir de kendime. Beraberce yedik, hayatımızda ilk defa…
Sonra yüzüme bakıp bir kahkaha attı küçük kız. Ne olduğunu sordum meraklıca. “ağzının kenarlarına bulaşmış abi” dedi. Gülümsedim ve “seninde” dedim. Cebimdeki bütün parayı ona verip, elindeki kağıt mendilleri satın aldım. İçinden bir tanesini açıp, sildim dudaklarını. O kirlenmiş peçeteyi hala saklıyorum, bana insanlığımı hatırlatıyor.

Artık Taksim’de bir arkadaşım vardı benim. Adı Pembe. Oraya ne zaman gitsem, ona browni götürürdüm. Karşılıklı yer, sonra beraber kağıt mendil satar, eğlenirdik. Bana hep “abi sen neden yalnızsın, yok mu sevdiğin bir kız? Evlenmeyecek misin sen hiç?” diye sorardı. Hüznümü saklayıp şakaya vururdum, “benim sevdiğim kız sensin. Büyümeni bekliyorum. Seni alacağım ben” derdim. Kahkahalarla gülerdi…

Aylar sonra, Pembe’nin sorduğu aşk çıktı karşıma… Çok sevdim onu. Adımı unuturcasına, adını adım yaparcasına sevdim. Hayallerimi süsleyen kadındı o…

Yakıyordu aşk önce dıştan içe, sonra içten dışa… tek dileğimdi yalnızlığım sonu olması. “her yalnızlığın bir sahibi var” derdi. Derdi ve giderdi ama... O hep giderdi zaten. Gelmesi vardı ama kalması yoktu onun. Her gelişinde gitmeleri saklardı valizinde. Bir vardı, bir yoktu. Ve ben hayalimdeki aşka tutunup, gerçeğinden ayrılıyordum her sefer.

Sevdiğini söylemez, sevmediğini susardı. “aşkı taşımayı bilmeyen, aşkı yaşamayı da bilmez.” Derdi. Ve yine giderdi. Bir masal anlatıyor gibiydi. Sonunu yalnız kendi bildiği… Ben bu masalın sonunu beklemiyordum, ben bu masalı yaşıyordum. Hep yarınlardan bahsederdi. Ama hayatına hiç bugünler girmezdi. Peki bugünler, dünlerin yarını değil miydi?

Haftalar, aylar, sürüne sürüne geçip gidiyordu. Artık ne gittiğine üzülüyordum, ne geldiğine seviniyordum. Sadece kabul ediyordum. Önünü görmeden ileriye bakmak, nasılda tökezletiyordu insanı… O bunun farkında mıydı değil miydi bilmiyorum ama her seferinde o, benim aşkımdan aldığı hazla ileriye doğru gidiyordu. Ben yine arkada kalıyordum, ardı oluyordum… Gayret sarf etmeden ilerlediğini zanneden biri, yokuş aşağı indiğinin farkına varamaz. O’da farkında değildi zaten. Sevmekle sevmemek arasına hamak kurmuş, bir gidiyor, bir geliyordu. O’na “sevmekle sevmemek arası bir şey yoktur; emin olmak veya şüphe etmek vardır” diyordum ve cevap bekliyordum. O ise bana “insan bir kere aşık olur; diğerleri hep ondan izler taşır” diyordu. Kimin izini taşıyordum bilmiyordum. Ama bir şeyi çok iyi öğrenmiştim: her yalnız bir gün mutlaka kendini mutsuz edecek birini buluyordu.

Doğum günümdü. Yine taksim’deydim. O gelecekti. Son kez beraber kutlayacaktık o günü. Ve bir daha dönmemek üzere gidecekti. Bekledim, bekledim, bekledim… Gelmedi!

Sadece tek satırlık soğuk bir mesaj düştü telefonuma. “elveda desem, hoşçakalabilir misin? hoşçakal”

Kapanıp masaya ağladım. Sonra o protez el dokundu omzuma. “neden ağlıyorsun abi?” diye sordu. Gözyaşımı sildim ve sarıldım sıkıca. “bugün doğum günüm, sevinçten ağlıyorum Pembe” dedim. “bekle o zaman” dedi ve koşarak uzaklaştı yanımdan. Tekrar telefonumu elime aldım uzun uzun düşündükten sonra ona son mesajımı gönderdim. “benim bir ayrılığa ihtiyacım yoktu; neden geldin?”

Tam o sırada “doğum günün kutlu olsun” dedi bir ses. Arkama döndüm, Pembe gülümsüyordu. Elinde bir browni, üstünde bir mum.

Gülen gözlerinden içeri girip yeniden o fakir çocukluğuma döndüm. O benim fakir çocukluğumdu. Öyle fakirdi ki çocukluğum, ecel gelse almazdı.



  Alıntı ile Cevapla
Alt 11/01/2015, 18:57   #5
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Hayvanlarla
konuşabilen
ve
rüzgara,
maddeye
hakim
olabilme
yeteneği
ile
donanmış
Peygamber,
Hazret-i
Süleyman,

bir
gün
Kudüs’te, çadırında arkadaşları ile
oturup sohbet ederken, içeriye bir
adam girer. O mecliste oturan bir
kişiye dikkat ve hayretle bakarak
çıkıp gider.
Şaşıran adam, Hazret-i Süleyman’a
sorar:
– Bu adam kimdi?
Peygamber cevap verir:
– Azrail’di.
Bu cevabı alan adam müthiş bir
paniğe kapılır ve Hazret-i
Süleyman’a yalvarır:
– Ya Süleyman, Azrail bana çok tuhaf
baktı. Ne olur beni buradan kaçır.
Uzaklara gönder.
Arkadaşının ricasını kırmaz gül
yüzlü Peygamber. Rüzgar emrindedir
ya bindirir rüzgara ve gönderir
Hindistan’a. Adam ertesi gün
Hindistan’da birden karşısında, bir
gece evvelinden gördüğü ve artık
tanıdığı Azrail’e rastlar. Başına
geleceği anlar ve konuşur:
– Anladım, benim canımı almaya
geldin. Yalnız bir sorum var, ona
cevap ver öyle al canımı, der. Dün
beni Süleyman’ın çadırında görünce
neden yüzüme hayretle baktın?
Azrail cevap verir:
– Ben dün senin canını, ertesi gün
Hindistan’da almak emir almıştım.
Seni Kudüs’te Süleyman’ın çadırında
oturur görünce, ‘Bu adam bir günde
Hindistan’a nasıl gidecek?’ diye
hayret ettim der.
Kıssadan hisse, size tayin edilen
vakitten kurtulup daha fazla
yaşamanız mümkün değildir.
Ecelden kaçılmaz. Ve ecel, bir gün
mutlaka başımıza geleceğine göre
ha bugün ha yarın, ne fark eder?



  Alıntı ile Cevapla
Alt 19/01/2015, 22:01   #6
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Evlendiğimden beri annem evime ilk defa geliyordu. Daha önce eşya yerleştirmeye gelmişti ama bu başkaydı. Evimi güzelce temizleyip yemekleri yaptım. Öğleye 1 saat kalmıştı neredeyse gelir derken. Zil çaldı ve annem geldi.
Ev hediyesi diye birde hediye getirmişti. Paketi açınca şok geçirdim içinden kullanılmış sünger çıktı.
Sordum anneme senin yatak odandaki aynanın üzerinde duran sünger mı bu diye evet dedi. Evde temizlik bezleri vardı ama bunu da kullanırım dedim.
Annem bunu kullan diye getirdim ama temizlikte kullan diye değil dedi..
Yaa peki nasıl kullanacağım dedim geçmişe sünger çekmek için kullanacaksın dedi. anlamamıştım.
Anneannem ve dedem hep kavga ederlermiş anneanneme dedem geçmişe bir sünger çek dermiş ama anneannem bunu hiç yapamazmış. Dırdırları ile dedemi bıktırırmış.
Peki neden kadınlar geçmişe sünger çekiyor da erkekler çekmiyor dedim anneme annem çünkü erkekler unutkandırlar geçmişi hatırlamazlar kadınlar ise hassastır kendilerini üzen hiçbir şeyi unutmaz aklına geldikçe acı çeker ve etrafındakilere de acı çektirirler dedi.
Anneannem de hatasının farkında olduğu ama düzeltemediği için anneme nasihat amacıyla onun ilk evlendiği zaman ev ziyaretine bu hediye ile gitmiş.
Bize yaptığın taze kuru fasulye ve pilavını afiyetle yedik karnımız doydu dedi.
Ama bayat yemeği önümüze çıkarsan keyifle yiyemez tam doymadan kalkardık dedi.
Evlilikte böyle bişey işte yavrum geçmiş konuları bayat yemek gibi ısıtıp getirirsen bir kaç ısıtmadan sonra tadı kaçar karın doyurmaz hale gelir. Ama geçmişe sünger çekersen tadınız hiç kaçmaz .



  Alıntı ile Cevapla
Alt 19/01/2015, 22:07   #7
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Evlenmek niyetiyle görüşmeye gelmişlerdi.
Delikanlı, genç kızı, şöyle bir süzdü ve sessizce düşündü:
"Güzel kız fena değil. Ama biraz kendini beğenmiş. Acaba bu hali devam eder mi? Ya ederse? O zaman bununla yaşanmaz. Ben dayanamam ukala bir kadına, kadın dediğin biraz uysal olmalı... Neyse canım, hele bir evlenmeyi kabul etsin. Ben onu değiştirmeyi bilirim."
Genç kız da simasının ortasına sinsi bir tebessüm kondurdu.
"Fena çocuk değil. İşi de yerinde. Rahat bir hayat yaşarım. Lâkin biraz 'dediğim dedik' gibi. Acaba buna, sözümü dinletebilir miyim? Aman canım, düşündüğüm şeye bak. Evlenelim de ben onu mum gibi yapmasını bilirim."
Ve "değişim savaşı"nın imzaları alkışlar arasında atılır.
Ayaklar birbirini ezmek için yarışır.
"Bal/ayının" tatlı meltemi yerini yavaş yavaş kuzey rüzgârlarına bırakır.
Genç adam, sabah işe gitmeden eşini uyandırmaya çalışır:
"Ben hazırlanırken sen de kahvaltı hazırlayabilir misin?"
Genç kadın uyumaya devam eder.
"Hayatım, geç kalıyorum haydi uyan."
Genç kadın sağından soluna dönerek,
"Sabahın bu saatinde de kalkılmaz ki? İşyerinde bir tostla çay alırsın." der.
"Allah! Allah! Ben akşama kadar çalışacağım, sen bir kahvaltı hazırlamaya zorlanıyorsun."
"Ama çok uykum var."
"Benim de uykum var ama kalkıp işe gitmek zorundayım."
Kadın istifini bozmaz, kapıyı çarpıp çıkarken "Can çıkmayınca huy değişmezmiş." diye söylenerek işe gider genç adam.
Başka bir gün...
"Hayatım, bugün yemek yapamadım. Dışarıya çıksak diyorum."
"Yine mi? Ama çok yorgunum, şöyle evimde dinlenmek istiyorum. Dışarıya hafta sonu gideriz."
"Annem haklıymış. 'Bu adamı değiştiremezsin' demişti de inanmamıştım."
Kimse 'ben onu değiştiririm' demesin...
Birbirini değiştirme hayaliyle kurulan bir aile tablosu bu.
Her iki taraf da
"Acaba eşimi nasıl mutlu ederim?"
yerine
"Nasıl değiştiririm?" sevdasında.
Daha doğrusu "güç savaşında".
Oysa eşler güçlerini" değişim savaşı"nda tüketmek yerine mutluluğu yakalamak yolunda sarf etmeli.
Evlilik,
"Ben seni adam ederim"
yerine
"ben seni mutlu ederim"
düşüncesi üzerine kurulmalıdır.
O zaman evin pencerelerinde mutluluk meltemi eser.
Saksılarında huzur çiçekleri açar.
Odalarında şen kahkahalar çınlar.
Eşler, birbirini mutlu etmek için yarışır.
Planlar, "onu nasıl değiştiririm" yerine "onu nasıl mutlu ederim" üzerine yapılır.
Mürebbiye gibi değil, psikolog gibi davranılır.
"Değişim savaşı" vererek ne kendisini tüketir ne de eşini.
Aksi halde kadın "dırdırcı", erkek "baskıcı" mutluluksa "toz-duman" olur.
Bu sebeple, evlenecek gençler, ruhen uyum sağlayabilecekleri kişileri seçmelidir.
"Ben onu değiştiririm" diye düşünerek başlıyorlarsa, boşuna evlerini dayayıp döşemesinler. Silahlarını yağlasın, kelime mermilerini yığsın, savaş yerlerini belirleyip sığınaklarını hazırlasınlar.
Gelin arabasının arkasına da "Evleniyoruz mutluyuz" yerine "Evleniyoruz savaşa gidiyoruz" diye yazmayı unutmasınlar.



  Alıntı ile Cevapla
Alt 19/01/2015, 22:08   #8
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
"-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."
Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:
"-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.
Evin gelini:
"-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:
"-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
"-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."
Torunu:
"-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.
"-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.
"-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.
Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:
"-Evet anneciğim." diyebildi.
Torunu:
"-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."
"-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"
"-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."
"-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:
"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...
Bu hadîs-i kudsîye göre:
"Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:
"-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."
İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."
Gelini:
"-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.
Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.



  Alıntı ile Cevapla
Alt 25/01/2015, 20:32   #9
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Hz. ALİ, MUAVİYE VE DEVE HİKAYESİ
Muaviye Şam’da, Hazreti Ali ise Küfe’de validir, aralarında anlaşmazlık vardır, savaş çıkmak üzeredir.
Bir gün, bir deveci, yüklediği mallarla Küfe’den Şam’a gelir, açıkgözün biri deveye sahip çıkar; Bu dişi deve benimdir!
Küfeli kendisinden emindir, çünkü devesi erkektir. İtiraz eder, dinletemez.
Sorun Muaviye’ye kadar yansır.
Halk bir meydanda toplanır.
Muaviye, Bu dişi deve benimdir diyen Şamlıya sorar;
Bu dişi deve kimindir?
Benimdir!
Muaviye de onaylar, Evet, bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra halka sorar; Bu dişi deve kimindir?
Hep bir ağızdan cevap verirler; Bu dişi deve Şamlınındır!
Küfeli neye uğradığını anlayamaz, şaşkın şaşkın bir kenarda dururken Muaviye çağırır;
Bana bak, ben de, sen de biliyoruz ki, bu deve erkektir. Küfe’ye dönüşte Ali’ye de ki, Şam’da öyle bir ahali var ki, erkekleri de dişileri de, onların cinslerine değil, Muaviye’nin ağzına bakarak söylüyorlar, o dişiye erkek dese, ya da erkeğe dişi dese, hepsi ona itaat ediyor.
Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!



  Alıntı ile Cevapla
Alt 25/01/2015, 20:40   #10
Durumu:
Çevrimdışı
Hak De
Sabır De
Üyelik tarihi: Aug 2014
Üye No: 425
Bulunduğu yer: Kendi İçimde
Mesajlar: 28.567
Konular: 6877
İlişki Durumu : ...
Aldiği Teşekkürler: 4526
Beğendikleri : 6824
REP Gücü : 32
REP Puanı : 138
Ruh Halim: Ruhsuz
Burcu:
Takımı:
Standart

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.
”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”
”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.
”Peki” dedim, ”Ver bir tane”
Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.
”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”
”Peki” dedim, ”Peki, kızma”
Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”
”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”
”Annen, baban yok mu senin?”
”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”
”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.
”Her yerde” dedi, hem de gülerek…
”Nasıl yani her yerde?”
”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.
Haksız da sayılmazdı hani…
”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”
”Sakallı mehmet amcadan”
”Kaçtan veriyor sana tanesini?”
”İkiyüzelli’;den”
”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”
”Ee!.. İkiyüzelliii”
”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”
diye sordum şaşkınlıkla.
Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,
karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”
”Niye ki?” dedim, anlattı:
”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?
diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa,
oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin
diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de
gizlice koydum çantasına.”
”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,
bir seferde, topluca yani olur mu?”
”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…
O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.
Satılık olanlar sadece mendiller abi.
Günlerimi bırak, bana kalsın…”



  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
dürüstlük


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Forum Hakkında Yasal Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.9
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1
Hit Sayacı:  

5651 sayılı kanunun 8. maddesi ve T.C.K'nın 125. maddesine göre; Vazgecmem.Net olan forum sitemize eklenen içeriklerden, içeriği ekleyen kullanıcı sorumludur. Kullanıcı bazlı herhangi bir telif hakkından Vazgecmem.Net sitesi ve site yetkilileri sorumlu değildir. Telif hakkı kapsamında bulunan içerikler ile ilgili hukuksal bildirimleriniz için bu bağlantı ie iletişime geçebilirsiniz bu çevrede, Vazgecmem.Net yönetimi en geç 48 saat içerisinde dönüş yapacaktır.